Özgür Tibet – Charlie Hore


tibet

Harrison Mitchell / Flickr

Evet, Richard Gere sinir bozucu biri. Hayır, Tibet’te devam eden Çin hâkimiyetine dair inandırıcı bir sol savunma yok.

“Özgür Tibet”, uzun bir süredir, kendilerine bir amaç arayan Hollywood oyuncuları ve liberaller başını çektiği bir ünlü davası olagelmiştir. Ancak sosyalistler her zaman daha şüpheli yaklaştılar.

Çoğu kimseye göre Çin’in Tibet’i işgali feodal ve dini idareyi sona erdirmiş, bugüne dek devam eden bir özgürleşme sürecini başlatmıştır. Bunu iddia edenler, Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Tibet’i kusursuz bir şekilde yönetmediğini itiraf edeceklerdir: Hatalar yapıldı; Kültür Devrimi talihsizlikti. Ama Dalai Lama’nın geri döndüğünü de görmek istemezsiniz, öyle değil mi?

Bu anlatı, Tibet’in eski moda sömürgeciliğin bir kurbanı olduğunu neredeyse kasten gözden kaçırıyor. Son altmış yılda yaşananlar çarpıcı: çok güçlü bir komşu tarafından, on binlerce mülteci yaratan bir istila hareketi; on binlerce insanı ölümüne neden olan insan eliyle yaratılmış kıtlıklar; yerel kültürü, dini ve dili yok etme girişimleri ve çoğu hiç Tibetçe konuşamayan binlerce Çinli memur tarafından yönetilme ve on yıllardır süren şiddetli baskı.

Sık sık dile getirilen, Tibet’in ülkenin ayrılmaz bir parçası olduğu iddiasının üzerinde konuşulmayan bir sonucu var: -halkının ne isteğine bakılmaksızın- Tibet, Çin’e aittir. Tekrar tekrar söylenen bu iddia, herhangi bir kendi kaderini tayin ilkesine karşı bir güç ilişkisini ifade ediyor.

Tibet milliyetçiliğinin Amerikalı destekçileri kampanyaya pek fazla güvenilirlik katmıyorlar. Yalnızca Hollywood yıldızları davaya ışığa giden pervaneler gibi kapılmış değil, CIA ve Dışişleri Bakanlığı da uzun süre sürgündeki Tibet hükumetini destekledi. 1960’ların başlarında CIA, Tibet içerisinde savaşmaları için gerillaları eğitti ama bu, ancak Domuzlar Körfezi çıkartması kadar başarılı oldu.

Ama Çin’in, Tibet’i, Batılı imparatorlukların on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Afrika ve Asya’nın büyük kısımlarını işgal etmelerine çok benzer bir şekilde işgal ettiği gerçeğinden de kaçış yok. Ayrıca Çin’in Tibet’i “özgürleştirdiği” iddiaları inandırıcı değil ve devam etmekte olan Tibet direnişi, ciddi bir kendi kaderini tayin etme isteğini gösteriyor.

Tibet’i Tanımlamak

“Tibet” sözcüğü genelde farklı coğrafi ve politik varlıkları işaret ettiği için öncelikle anlaşılır açıklamalarla başlamak faydalı olacaktır.

Çin’in yüzölçümünün üçte birinden biraz daha fazlasını oluşturan Tibet platosu, Tibet Özerk Bölgesini (TAR), Qinhai eyaletini ve Gansu, Schuan ve Yunnan eyaletlerinin bazı kısımlarını içeriyor. Burası altı-yedi milyonu Tibetli olan on-on bir milyonluk nüfusuyla dünyanın en seyrek nüfuslu bölgelerinden biri (tüm rakamlar tartışmalı ve yaklaşıktır). Çin’in ve doğu ve güney Asya’nın bütün büyük nehirleri bu platodan doğar.

Son bin yıldır Tibet, önceden Dalai Lama tarafından yönetilen ve bugün TAR denilen merkez ve batı Tibet ile tarihsel olarak yerel yöneticilerin gücü elinde tuttuğu Amdo (Qinghai eyaleti ve Gansu’nun bir kısmı) ve Kham (Sichuan ve Yunnan eyaletlerinin bir kısmı) bölgeleri olmak üzere politik olarak bölünmüş durumdadır.

Ancak üç bölge de büyük ölçüde aynı kültürü, dini ve dili paylaşır ve Tibetliler Tibet’ten bahsettiklerinde sadece Tibet Özerk Bölgesi’ni değil, bütün platoyu kastederler.

Tibet’in kontrolü modern Çin milliyetçiliğinin her türünde merkezi bir yerde kalmaya devam etmiştir ama bu sadece ideolojik nedenler yüzünden değildir. Aynı zamanda platonun, hem genişliği ve orta Asya’yı coğrafik olarak kontrol etmesi hem de Çin’in en büyük iki nehrinin kaynağı olmasına da dayanmaktadır. Ancak bu zamana dek Tibet’in kontrolünün maliyeti, maden bulmak için gösterilen onca çabaya rağmen işgalin ekonomik getirilerine çok daha ağır basıyor.

Çin işgalini savunanlar üç ana argümana dayanma eğiliminde: tarihsel, politik ve ekonomik.

Bin Yıllık Dostluk

Tarihsel argüman, Tibet’in Tang hanedanından (MS. 618–907 ) bu yana Çin’in bir parçası olduğunu göstermek için imparatorluk tarihini kullanıyor. 641 yılında Tang prensesinin Tibet imparatoruyla evlenmesi ittifakı sağlamlaştırdı. (resmi) Halkın Günlüğü gazetesi şöyle diyor:

“Kısacası Tibet, antik dönemden beri Çin’in bir parçası olmuştur. Bin yıllık Tibet-Han ilişkisi iki aşamaya sahip: Tang Hanedanı döneminde Tibetliler ve Han halkı ittifak kurdular. Yuan Hanedanı döneminden bu yana ise aynı ülkeye aitler.”

Bu, tarihin önemli bir kısmının üstünü örtüyor. Tibet İmparatorluğu, Çin’le kıyaslanabilecek bir büyüklüğe ve güce sahipti. Hatta şu anda Xinjiang Eyaleti olan bölgeden Tang hanedanın askerlerini çıkarmıştı ve 762 yılında o zamanlar Çin’in başkenti olan Changan’ı (günümüzde Xian) işgal etmişti. Dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Tang hanedanın benzer nedenlerle çökmesinden hemen önce iç savaşlar sonucu çöktü.
“Yuan hanedanı döneminden bu yana ise aynı ülkeye aitler” iddiası yanlış değil ama Kubilay Kağan’ın Moğol İmparatorluğu’nun hem Çin’i hem de Tibet’i fethettiğini söylemek daha doğru olurdu.

Etnik Çinli Ming hanedanının, Moğol hâkimiyetine son vermesinin ardından 1368’de, Çin ve Tibet arasındaki bağlar gevşedi. Çin yanlısı tarihçi A. Tom Grunfeld’e göre “1566’dan, Ming hanedanın çöktüğü 1644’e kadar Pekin ve Lhasa arasında siyasi ilişki yok gibiydi”.

Mingler’in çöküşü, Dalai Lama ve Panchen Lama iktidarının kurulmasına denk geldi. Birbirlerini karşılıklı olarak güçlendiren bu ikisi Tibet’in dini liderleriydiler ama siyasi denetimleri merkez ve batı bölgelerin ötesine pek geçmedi.

Mingler’in yerine gelen çok daha yayılmacı Qing hanedanı, esasen Hindistan’daki İngilizlerin artan baskısına yanıt olarak, on dokuzuncu yüzyıl boyunca giderek Tibet üzerindeki denetimini genişletti. İngiliz emperyalistleri, “Büyük Oyuna” (Çarlık Rusyası’yla Orta Asya üzerine yaşadıkları çatışmaya verdikleri ad) takmışlardı ve 1903’ün sonunda bir operasyonla Tibet’i istila ettiler.

İngiliz güçleri Lhasa’ya doğru ilerlerken 2700 kadar Tibet askerini öldürdüler. Sonra yağmaladıklarını yanlarına alarak hızlı bir şekilde geri çekildiler. Bütün bu olanlar Çin’in, Tibet’i, İngilizler’den koruyamayacak kadar zayıf olduğunu gösteriyordu ve Qing hanedanını sona erdiren 1911 devrimini takiben Tibet hükumeti hızla Çin varlığına son verdi. Çin’deki merkezi yönetim dağılmasıyla Tibet de dış güçlerin kontrolünden kurtulmuş oldu.

Çin propagandası, Tibet’le uzun bir birlik tarihine sahip olduklarını iddia edebilir ama tarih bize farklı bir resim gösteriyor. Tibet, fırsat olduğunda üzerindeki her türlü dış kontrolden kurtuluyor.

Kurtuluş

Çin idaresinin siyasi savunması, genelde Çin’in 1950’deki işgalinin halkı feodalizmden kurtardığını iddia ediyor. Tibet gerçekten de serf sahibi olan efendiler tarafından yönetilen korkunç derecede yoksul ve hastalıktan kırılan bir yerdi. Ama aynı söylem, fethedilenlerin zaten baskıcı toplumsal sistemlere sahip olduğu iddiasıyla Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın fethini haklı çıkarmak için de kullanılabilir.
Kurtuluş söylemi aynı zamanda anakronik de. Önde gelen Tibet tarihçilerinden Robert Barnett’in işaret ettiği gibi:

“Çin, Tibet’i işgal ederken veya özgürleştirirken Tibetlileri toplumsal adaletsizlikten kurtaracağını hiçbir zaman iddia etmedi. Yaptığının onları ‘emperyalizm’den (İngiliz ve Amerikan müdahaleleri) kurtarmak olduğunu duyurdu. Tibetliler’in feodalizmden kurtarılması konusu Çin’in söylemine ancak doğu Tibet’te 1954’ten ve orta Tibet’te 1959’dan sonra girdi.”

İlk yıllarda Çin hükumeti, Tibetli soylular ve siyasi nizamla birlikte ve onlar aracılığıyla çalışırken aynı zamanda yönetici sınıftaki, özellikle Dalai Lama ve Panchen Lama, daha doğrusu her ikisi de çok genç oldukları için maiyetleri arasındaki bölünmeleri ustaca kullandı.

İşgalin büyük maliyeti feodal zorunlu çalışmanın devamını gerektirdiği için halkı kazanmakta daha az başarılı oldular. Mülteciler, Çin’in, sonradan hâkimiyetini çok daha kolayca tesis ettiği Kham ve Amdo’ya kaçtılar.

1955’te hükumet, göçebeleri yerleşik hayata geçmeye zorlayarak toprakları kolektifleştirmeye başladı. Tibetliler buna karşı büyük bir direniş gösterdiler: O yılın sonlarında savaş her iki bölgeye de yayıldı ve 1956 başlarında Kham’da büyük bir isyan patlak verdi. Tayvan hükumeti ve CIA isyana bir miktar destek verdi ama bu dış güçler herhangi bir şekilde hareketi yönlendiremediler. Gönderdikleri sınırlı sayıda silah da önemli bir fark yaratmadı. Yine de Amerikan müdahalesinin, Çin’in bölge üzerindeki kontrolünü güçlendirme kararlılığına katkıda bulunduğuna hiç kuşku yok.

Üç yıl sonra Lhasa’da isyan çıktı. İsyanın yenilmesinden sonra Dalai Lama ve yaklaşık yüz bin mülteci (toplam nüfus üç milyon kadardı) Hindistan’a kaçtı. Çinli kaynaklar, isyanı doğrudan CIA’nın örgütlemiş gibi sundular. Ancak Tsreing Shakya, mevzunun bu olmadığını ikna edici bir şekilde anlatıyor.

Asıl gösteriler “sadece Çinlilere duydukları öfkeyi değil aynı zamanda liderlerine ihanet ettiklerini düşündükleri Tibetli yönetici sınıfa karşı tepkilerini de gösteriyorlardı”. Shakya, esnaf loncaları ve (çok küçük olan) Tibet işçi sınıfının yardım derneklerinin isyanda önder rolü oynadığının altını çiziyor.

CIA, sadece iki ajanla da olsa Dalai Lama’nın kaçmasına yardım etti. Takip eden yıllarda gerilla yaratmaya çalıştı ama sayıları çok az ve sahadaki etkileri de sıfıra yakın oldu. Hindiçin’e kıyasla katılanların sayısı çok azdı ve 1960’lar boyunca daha da azaldı. Grunfeld, 1970’e gelindiğinde “CIA parasının tamamen bittiğini” söylüyor ve “Amerikan müdahalesinin 1959’dan sonra Tibet’teki durumu gözle görülür bir şekilde değiştirmediği” sonucuna varıyor.

Çin’i Amerikan emperyalizminin değişmez hedefi olarak görenler tarafından unutuluyor ama Richard Nixon’ın 1971’de Çin’i ziyaret etmesinin ardından ABD ve Çin, Sovyetler Birliği’ne karşı ittifak kurdu. Bu ittifakın bedelinin bir parçası da Tibet’li göçmen gruplara her türkü Amerikan desteğinin sonra erdirilmesiydi.

1959’daki isyanın ardından Çin Komünist Partisi (CCP), ihtiyatlı siyasetini bir kenara bıraktı ve 1965’te resmi olarak eyalet seviyesinde bir özerk bölge olarak düzenlenen orta Tibet üzerinde tam hâkimiyet kurdu. Başlangıçta, TAR, 1950’lerin sonunda ekonomik büyümeyi zorunlu çalışma yoluyla arttırmak için uygulamaya konulan Mao’nun Büyük İleri Sıçrayışı’ndan muaf tutuldu. Tibet’in diğer bölgelerinin yer aldığı Gansu, Qinghai ve Scihuan eyaletlerinde ise Çin’in herhangi bir yerinde olanların en kötüleri yaşandı.

Zorunlu kolektivizasyonun ardından yetkililer, köylüleri geleneksel olarak ürettikleri arpa yerine, o yükseklikte yetişemeyecek olan buğdayın üretimine zorladılar. Tibetli seçkinler arasında Çin’in en önemli destekçilerinden olan Panchen Lama, 1962’de, Mao’ya, bu politikanın sonuçlarını anlatan ve değiştirilmesini isteyen sert bir mektup yazdı: “Tibet, her ne kadar eskiden feodalizm altında yaşayan barbar bir toplum olmuş olsa da tahıl hiçbir zaman bu kadar kıt olmamıştı”. Tüm resmi görevlerinden alındı ve 1977’ye dek hapiste kaldı.

Kıtlık sona erdikten sonra dahi, Çin hükumeti ve onun askeri varlığından kaynaklanan devasa talepler nedeniyle yaşam standartları düşük kalmaya devam etti. 1966’daki Kültür Devrimi, Tibet kültürüne karşı büyük çaplı bir saldırı getirdi. Grunfeld’in dediği gibi:

“Acımadan yıkıp yok etme ve savaşın neden olduğu zarar dehşet vericiydi… Öldürülen binlerce Tibetlinin hikâyesini saymasak bile… Kızıl muhafızların kanıtlanabilir eylemleri yeterince korkunçtu. Cinayetler işlendi ve insanlar intihara sürüklendi. İnsanlar, Tibet kıyafetleri giydikleri ve Han tarzı dışında saç şekillerine sahip oldukları için sokaklarda saldırıya uğradılar.”

1959’da, Çinli ve Tibetli yetkililerin toptan katledildiği isyan patlak verdi. İsyan en yüksek noktasına vardığında on sekiz ili kapsıyordu. Çin ordusu isyancıları ele geçirdi ve liderlerini Lhasa’da herkesin önünde idam etti ama isyan, Çin’in başarısızlığının büyüklüğünü gösterdi.

Mao’dan Sonra

1978’de Deng Xiaoping ve destekçileri iktidara geldiklerinde, reform gündemlerinde, rejimin halkın gözündeki meşruiyetini yeniden kazandıracağını düşünerek Kültür Devrimi’nin mirası yoktu ve daha geniş bireysel özgürlükleri öngörüyordu. Xinjiang’da olduğu gibi Tibet’e de verilen zarar kısmen kabul edildi ve dizginler belirgin bir şekilde gevşetildi.

Binlerce insan serbest bırakıldı, vergiler azaltıldı, manastırlar yeniden açıldı ve Tibetli memurlar hızla yükseltildi. TAR’da yaşayan etnik Çinlilerin yüzde 40’tan fazlası 1980 ve 1985 arasında bölgeden ayrıldı. Deng’in en yakın ortaklarından biri olan Hu Yaobang, süreci denetlemesi için Tibet’e gönderildi ve ilk defa Tibetçe konuşan bir parti sekreteri atandı. 1979’da, Dalai Lama’dan gelen bir heyetin büyük kalabalıklar toplayan ziyaretine izin verildi.

Yaşam standartları hızla yükselse de Tserin Shakya’ya göre ancak “Çin’in ‘kurtarmasından’ önceki seviyeye” ulaştı. Verilen bu imtiyazlarsa daha büyük değişiklikler için heveslerini arttırdı.

Eylül 1987’de küçük bir grup keşiş, Lhasa’da 1959’dan beri ilk defa, büyük ihtimalle Dalai Lama’nın o ayın başlarında ABD’yi ziyaret etmesini vurgulamak için örgütlenen bir gösteri düzenledi. Hepsi tutuklandı. Birkaç gün sonra polis, keşişleri destekleyen küçük bir gösterici gruba saldırdı ve şehir patladı. Protestolar sırasında şehirde bulunan Robert Barnett şöyle anlatıyor:

“Yaklaşık 2000 Tibetli, içeride gözaltında bulunan keşişlerin bırakılması talebiyle polis karakolunu kuşattı. Sonra gözaltındakilerin kaçmasını sağlamak için kapıyı ateşe verdiler. Görevliler kalabalığa ateş açtığında ise çocuklarda dâhil olmak üzere on kişi öldü, çok daha fazlası yaralandı.”

Sonra 1989 başlarında Çin’in en kıdemli destekçisi Panchen Lama öldü. Cenaze yürüyüşleri polisle itiş kakışa dönüştü ve 5 Mart’ta polisler ateş açarak en az on kişinin ölmesine neden oldular. Sonrasında 1959’dan bu yana görülen en büyük isyanlar başladı ve Lhasa’nın merkezi üç boyunca işgal edildi. Ardından gelen baskı ortamında yüzlerce insan öldürüldü, binlercesi hapse atıldı.

Mayıs ayında Pekin’de başlayan çok daha büyük hareket ve 4 Haziran’daki Tiananmen Meydanı katliamı, Lhasa Üniversitesi öğrencileri Pekin’le dayanışma gösterseler de Tibet’teki protestoları gölgede bıraktı. Dört yüz kadarının 21 Mayıs’a kadar direndiği söylendi. Sonrasında ülke çapında yürütülen bastırma harekâtı özellikle Tibet’i sert vurdu. Mart ayında ilan edilen sıkıyönetim, bir yıldan fazla sürdü ve 1990 başlarında Lhasa sokaklarında tanklar görüldü.

Panchen Lama’nın yerine birini bulması, Çin’in, Tibet dini hiyerarşisinde daha fazla destekçi kaybetmesine neden oldu. Tibet Budizmine göre, Panchen Lama ve Dalai Lama öldüğünde, ruhları öldükleri zamanda doğan bir erkek çocukta yaşama döner. Hayatını kaybeden Lama’nın manastırındaki keşişler onu bulurlar ve son onay için diğerine getirirler. Yani sonuç olarak bir sonraki Panchen Lama’yı Dalai Lama ve bir sonraki Dalai Lama’yı ise Panchen Lama seçmiş olur.

1995’te hem Çin hükumeti hem de Dalai Lama yeni Panchen Lama’yı bulduklarını duyurdular. Dalai Lama’nın tercihinin ailesiyle birlikte tutuklu olduğu sanılıyor. Hükumet kendi tercihini Panchen Lama’nın manastırına dayatmaya kalkıştığında ise –bir zamanlar Çin idaresinin TAR’daki en önemli dini dayanağı olan yerde- isyan patlak verdi ve bir dizi lider keşiş sürgüne gitti.

Sonrasında Pekin;

“Tüm yaşayan Buda reenkarnasyonlarının geçerliliği ve saflığını korumak ve yasaların ciddiyetine zarar gelmesini önlemek için, yasada belirtildiği üzere, kurala aykırı bir şekilde seçilen her Buda’nın yasadışı ve geçersiz olduğu ilkesini vurguluyoruz (kural: reenkarnasyonu ‘tanımakta’ son söz hükumetindir).”

diyerek Buda seçimiyle ilgili devlet düzenlemesinin arkasında olduğunu gösterdi.

2002’de Çin, Dalai Lama’nın temsilcileriyle, onun geri dönüşüne de imkân verecek bir siyasi anlaşma için müzakereleri başlattı. Bununla beraber Tibet içerisinde, manastırların kısıtlamaları sertleştirilecek şekilde baskılar da arttı. Aynı zamanda da ekonomik kalkınma çevreye büyük zarar verdi ve Tibetlilerin çoğunun ekonomik büyümenin daha da dışında kalmasına neden oldu.

Mart 2008’de gerginlik patladı. Dalai Lama altı yıldır devam eden görüşmelerin bir yere gitmediğini duyurdu. Lhasa’daki Sera manastırındaki keşişler Dalai Lama’ya destek vermek için sokaklara indiler ve güvenlik güçleri onlara önce biber gazı ve coplarla sonra gerçek mermilerle saldırdı. O haftanın sonunda binlerce insan büyük bir polis ve ordu varlığına karşı taşlarla mücadele ediyordu. İsyancılar, kentin büyük kısımlarının kontrolünü ele geçirdiler.

Gösteriler TAR’a ve daha da önemlisi platonun geri kalanına yayıldı. Hükumet, Sichuan eyaletindeki Luhuo ve Aba şehirlerinde göstericileri öldürdüğünü kabul etti. BBC, Gansu eyaletinde yer alan Hezuo şehrindeki lise öğrencilerinin büyük bir ayaklanmaya yol açtıklarını bildirdi. Guardian’ın web sitesinde, Xiahe’deki binlerce göstericiye polisin biber gazı sıktığı görüntüler yayınlandı.

London School of Economics’ten bir Tibet uzmanı, “gösterilerin çapı ve ardından gelen asker konuşlandırması bakımından 1950’lerden bu yana böylesi bir şey görülmedi” dedi. Gösterilerin coğrafi dağılımı daha önce hiç böyle olmamıştı ve bu Çinli yöneticiler için yeni bir sorunu ortaya çıkardı. Katılanların sayısını tam olarak bilemiyoruz ama ilk defa gösterilerin çoğu, olup bitenin geniş bir Tibet hareketine dönüştüğünü gösterircesine TAR’ın dışında gerçekleşti.

Çin medyası ayaklanmaları, Çinli ve Hui Müslüman sakinleri hedef alan ırkçı bir pogrom olarak yansıttı (Huiler etnik olarak Çinli ama dinleri nedeniyle ayrı bir kimlikle tanımlanıyorlar). Aslında isyancılar esas olarak Çin Merkez Bankası ve hükumet binaları gibi Çin işgalinin simgelerini hedef almışlardı. Çinlilerin işyerlerine, en az bir camiye ve sokaklardaki Çinli Huilere yönelik çok sayıda saldırı Çinlileri haklı çıkarıyor gibi ama işgalin doğasına bakarsak Tibetlilerin, bireysel olarak gelip yerleşenleri gördükleri baskılardan sorumlu tutmalarına şaşırmamak lazım.

Gösteriler bastırıldıktan sonra seyahat kısıtlamaları, yol kontrolleri ve daha fazla polis varlığıyla güvenlik attırıldı. Tibet’te yaşanan kendini yakma olayları, bu baskıya verilen karşılıklardan bir çeşidini gösteriyor. 2009’dan bu yana 153 Tibetli, Çin yönetimini protesto etmek için kendini yaktı.

Bundan daha sembolik bir “güçsüzlerin silahı”nı düşünmek güç: ona karşı kendini savunmak veya onu önlemek imkânsız. Bir protesto olarak intiharın Çin’de ve Budizm de dâhil olmak üzere pek çok dini gelenekte uzun bir geçmişi var. Modern çağda, Güney Vietnam hükumetinin dini zulmünü protesto etmek için kendilerini yakarak öldüren Budist keşişlerle gündeme gelmişti.

Tibet’teki protestolarının süresi onları diğerlerinden ayırıyor. Hükumet, kendini yakmayı veya buna yardım etmeyi, haberini yaymayı veya ölen kişi için dua etkinliği düzenlemeyi suç kabul eden yasalar çıkardı. Ailelere, manastırlara ve bazen de bütün bir köye toplu cezalar verildi. 2012’den beri (artık Tibetlilerin azınlığa düştüğü) Lhasa, başka yerde yaşayan Tibetlilere yasaklandı.

ABD’nin Tibet milliyetçilerine, 1970’lerdeki Mao-Nixon antlaşması sonucu kesilen desteği yeniden artmaya başladı. Çin’in ekonomik, siyasi ve askeri rekabetinden endişe duyan stratejistler, Ulusal Demokrasi Vakfı ve diğer araçlar yoluyla bazı Tibetli örgütleri desteklediler.

Yine de bu destek abartıyla değerlendirmemeli. 2015’te Tibet’teki yirmi üç örgüte 750.000 doların altında destek verdiklerini kabul ettiler. Pakistan’daki tek bir serbest piyasa yanlısı proje bütün Tibet’ten daha fazla para aldı. Ve bunların her ikisinin toplamı da 1980 ve 1990’larda Afgan mücahitlere verilen paranın yanında bir hiç.

Uygulamada, Tibet, Çin-Amerikan ilişkilerinin bütününe bakıldığında o kadar da önemli bir yere sahip değil. Yeni Amerika Yüzyılı Projesi’nin iki destekçisinin yazdığı gibi:

“Amerikalılar, öyle ya da böyle, Çin’in Tibet üzerindeki egemenliğine karşı uygulamada bir alternatiflerinin olmadığı kabul etmeliler… Ulaşılamayacak bir hedef olan bağımsızlığı hedef olarak belirlemek gereksiz olacaktır.”

Bu değişebilir. Eğer Amerika Birleşik Devletleri, Çin’i ciddi bir şekilde askeri bir rakip olarak hedef alırsa Tibet hareketini müttefik olarak kullanabilir ve Tibet hareketinin bazı kesimleri kesinlikle buna razı olacaklardır.

Ancak Amerikan sermayesinin bakış açısına göre Tibetli milliyetçilerle müttefik olmamak için yeterince ekonomik ve siyasi gerekçe var. Çin, Japonya dışında en çok ABD kamu borcuna sahip ülke; Fortune 500 şirketlerinden 450 kadarının Çin’de yatırımı var ve Çin’de üretim yapan şirketlerin üretimlerini taşıyabilecekleri gerçek bir alternatif ülke yok. Siyasi olarak, Çin, küresel “teröre karşı savaş”ın kilit bir destekçisi ve Amerika’nın Kuzey Kore stratejisinin önemli bir parçası.

Trump’ın bu etkenleri anlayıp anlamayacağı veya anlayanları dinleyip dinlemeyeceği tamamen ayrı bir konu. Hem Çin hem de Tayvan hükumetlerini öfkelendirmeyi başardı ve Obama’nın, Amerikan emperyalizminin doğu Asya’da dikkatli bir şekilde yeniden inşa ettiği pozisyonunu daha göreve gelmeden bozmaya başladı. Trump’ın, Çin, Tayvan veya Tibet’e dair bir emri nasıl bir cehennemi ortaya çıkaracak tahmin etmek mümkün değil.

Ne olursa olsun, Çin’e yönelik daha sert bir siyaset, Tibet’i etrafta tutacak gibi görünüyor. Tüm önemli fay hatları ve tüm olası müttefikler doğu ve güneydoğu Asya’da, Himalayalar’da değil.

Ve bazı Tibetli örgütler, önerilen kırıntıyı ne olursa olsun kabul etse dahi Tibet milliyetçiliği sadece Amerikan emperyalizminin basit bir aracı olarak görülemez. Tibet milliyetçiliği, Çin idaresinin sert gerçekliklerinden ve çoğu kişinin bunu kabul etmemesinden destek alıyor. Bu baskının kabul edilmesi, Tibet’in kendi kendini yönetme hakkının neden desteklenmesi gerektiğinin merkezinde yer alıyor.

Tibetliler Olmadan Kalkınma

2015’te resmi haber ajansı Xinhua, Çin hükumetinin Tibet’e ne kadar yatırım yaptığını aktardı:
“1952’den 2013’e kadar merkezi hükumet, Tibet’e, toplam kamu harcamasının yüzde 95’ine tekabül edecek şekilde 544,6 milyar yuan mali destek sağladı… Son yirmi yılda Çin’in en iyi memurlarından 5965’i Tibet’te görevlendirildi, 7615 yardım projesi uygulandı ve Tibet’e 26 milyar yuan yatırım yapıldı.”

Talihsiz Kipling çağrışımını (Beyaz Adamın Yükü’nü al, soyunun en iyilerini gönder) bir kenara bırakırsak, bu açıklama harcamalardan kimin yararlandığını belirtmekte eksik kalıyor. Çin’in zorla yerleşik düzene geçirme siyasetinin geleneksel ekonomiyi hızla sınırlandırmasına rağmen Tibetlilerin çoğunluğu hala tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Yaklaşık iki milyon çiftçi ve göçebe hayvancı zorla yeni inşa edilen köylere yerleştirildi.

TAR ve Qinghai’de -göçebelere yasak olan ama aşırı ekime ve endüstriyel kalkınmaya izin verilen- doğal koruma alanlarının kurulması bu zorla yerleşik düzene geçişi devam ettiriyor. Bu alanlar şu anda TAR’ın üçte birini, Qinghai’nin ise yarısından fazlasını kapsıyor.

Çiftçiler, kentsel veya endüstriyel kalkınma için topraklarına el konulmasıyla karşı karşıya. Tarım yapılacak toprağın olmadığı ve neredeyse alternatif hiçbir çalışma olanağının bulunmadığı kalitesiz evlerde oturmaya zorlanıyorlar. Emily T. Yeh, böyle bir köyü anlatıyor:

“Yakınlardaki inşaat tüm sulama kaynaklarını kesti ve böylece kalan topraklarında tarım yapma imkânları kalmadı. Buna rağmen köy komitesi, inşaatın tamamlanması için tarlalarına el konulmasının karşılığını yeterince alamadı. Böylece köylüler, yerleştirilecekleri evleri tamamlayabilmek için diğer çalışma ekiplerinin gelip kalan topraklarını da kamulaştırmasını beklemek zorunda kaldılar. Yani köylüler, el konulan tarlalarının üzerine inşa edilen apartmanlara taşınabilmek için kalan tarlalarının da kamulaştırılıp tazminat verilmesini boş boş oturarak beklediler.”

ABD, Kanada, Avustralya ve diğer sömürgeci devletlerin yerli halkları zorla yeniden yerleştirmesinde yaşandığı gibi, alkolizm, aile parçalanması ve geleneksel becerilerin yitirilmesi gibi ciddi toplumsal sorunların yaşandığı bölgeler yaratıyor. Ancak Çin, yeniden yerleşime tabi tuttuklarını evlerinin maliyetini karşılamaya zorlaması yeni bir şey oldu. Yeh, birinden bunu nasıl yaşadığını kısa ve öz bir şekilde anlatan bir cümleyi aktarıyor: “Sosyalizm budur, değil mi? Liderler bize ne derse onu yapmamız demektir.”

Bazı Tibetliler, özellikle alt düzeyde memur olarak istihdam edilenler, son zamanlardaki ekonomik büyümeden yararlandı. Bir tahmine göre Lhasa’nın yerel nüfusunun yarısı hükumet için çalışıyor. TAR’ın harcaması, son yıllarda merkezi hükumetin doğrudan desteğiyle o kadar arttı ki 2012’de GSYH’sinin yüzde 116’sına ulaştı. Hükumet ve parti yönetimi ekonomik etkinliğin yüzde 13’ünü oluşturuyor. Ama bu paranın büyük çoğunluğu denetim ve baskıya gidiyor.

TAR’ın GSYH’si 1997 ve 2007 arasında üçe katlandı ama bu neredeyse tamamen merkezi hükumetin harcamaları sayesinde oldu. Çinliler, TAR ekonomisinin iki dayanağı olarak tabir edilen turizm ve madencilik ve hidroelektrik santral projeleri için ciddi inşaat ve altyapı yatırımları yaptılar. Bunların hepsi, en düşük ücretli işler hariç Tibetlileri içermeyecek ve büyük ekolojik zarar verecek.

Turizm yılda on beş milyon kadar ziyaretçi çekiyor. Bu sayı, bir gazetecinin “Karların Disneylandı” diye adlandırdığı Tibet’in, eğlence parkı sürümü olan TAR’ın nüfusunun beş katına denk geliyor. Diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi burada da turistler genelde, yerel nüfusu dışarıda tutan ve onlara çok az kazanç getiren lüks oteller, alışveriş merkezleri ve düzenli turlar paketinin içinde kalıyorlar.

Turizmin ekolojik etkisi birkaç alanda yoğunlaşma olduğu için sınırlı kalıyor. Ama halen gelişme aşamasındaki madencilik çok daha büyük zarar verecek. Eyaletin kuzey batısındaki Qiadam havzasının merkezinde yer alan Qinghai’de, madencilik ve mineral çıkarma, uzun süredir başlıca sanayiyi oluşturuyor. Neredeyse elli yıldır Çin hükumeti, kömür, petrol, asbest, tuz, kurşun, çinko ve diğer mineralleri çıkarıyor. Şimdi de katranlı kumdan petrol ve hidrolik kırma yoluyla gaz çıkarmayı planlıyor.

Zarar çok büyük oldu. Madencilik bölgedeki ormanların yarısını yok etti. Boru hatları sızıntı yaptı, asbest ve bakır madenciliğinin atıkları her tarafa yayıldı ve sanayi atıkları su kaynaklarını tamamen kirletti.

TAR’da, büyük ölçekli madencilik, birkaç bakır ve altın madeni hariç, çok fazla gelişmiş değil. Çıkarılmaları için gereken rezerv yalıtımı ve yüksek miktarda yatırım süreci yavaşlattı ama Tibetlilerin direnişinin de payı vardı. Madencilik çalışmalarına dair birkaç kendini yakma eylemi ve ciddi baskıyla karşılanan bir dizi büyük ölçekli gösteriler yapıldı. Paramiliter polis kalabalıklara en az iki defa ateş açtı ve en az bir kişiyi öldürdüler.
Kitlesel gösterilere karşı kullanılan çok farklı müdahale yöntemlerinin Tibet’in sömürge statüsünün bir başka göstergesi olduğunu vurgulamak lazım. Çin’de, polis nadiren göstericilere ateş açar ve gösterici öldürür. Onun yerine siyasi şiddeti büyük ölçüde özel çeteler yürütür. Ama Xinjiang’da olduğu gibi Tibet’te de polis saldırısı standart bir uygulama haline gelmiştir.

Tehlikeli kimyasalların nehirlere ve yeraltı sularına karışması ve atıkların birikmesi nedeniyle madencilik büyük çaplı ekolojik zarar yol açıyor. Etkileri bütün bir nehir boyunca görüleceği için hidroelektrik santralleri zararları daha da büyük olacak.

Çin, bütün elektrik ihtiyacının beşte birini karşılayan hidroelektrik üretimini öne çıkarıyor. Şu anda –Burma, Nepal ve Pakistan’da olduğu gibi- Tibet’ten doğan bütün büyük nehirlerin neredeyse hepsi için barajlar inşa edildi veya planlandı. İki milyon kadar insan içme, sulama, balıkçılık ve diğer gereksinimleri için bu nehirlere bağımlılar. Bu barajlar Asya’nın büyük kısmının ekolojisini ciddi bir şekilde bozacak, yüz milyonlarca insanın hayatını etkileyecek.

Şu işe bakın ki endüstriyel gelişmeye enerji sağlamak için tasarlanan bu santrallerin atıkları, dayandıkları su kaynaklarını tüketecek. Kırk binden fazla buzulunda barındırdığı su hacmi nedeniyle Tibet, “üçüncü kutup” olarak adlandırılıyor. Ama buzulları, küresel ısınma nedeniyle Kuzey ve Güney kutuplarından daha hızlı bir oranda eriyor. Çin, elbette tek başına iklim değişikliğinden sorumlu değil ama geçtiğimiz yirmi beş yıldaki denetimsiz büyümesi, gevşek çevre denetimleriyle birlikte bu soruna büyük katkı yaptı.

Çin’in Tibet işgalinin çevresel etkileri belki de hepsinden daha ciddi olacak.

Aşağıdan Öz Yönetim

Tibet’te hemen bir değişim ihtimali zayıf. Son yıllarda muhalefet gücünü arttırdıkça Hindistan’ın kuzeyindeki Dharamsala’da bulunan sürgündeki hükumet giderek daha fazla sahadan kopuyor gibi görünüyor.

Dalai Lama da çelişkili bir figür. Bir an “kapitalizm sadece kazanç ve karlılıkla ilgileniyorken Marksizm ahlaki ilkeler üzerine kurulmuştur” diyor, hemen sonra “Amerika özgür dünyanın lider ülkesidir. Demokrasi, özgürlük gibi Amerikan ilkeleri, şu anda çok önemlidir” diyor. Siyasi otoriteden çok dini otorite gibi davranarak bir ulusal hareket liderinden çok sembolik bir lider gibi görünüyor.

Aslında sürgündeki hükumet, esas olarak hâlâ Tibet’ten çıkmaya çalışan mültecilere yardım sağlayan kimliği epeyce meçhul bürokratlardan oluşuyor. Ve bir haleflik stratejisi yok. Panchen Lama’nın, Dalai Lama’nın yeniden vücut bulmasını onaylaması lazım ve bu Pekin hükumetine sürgündeki hükumete göre büyük bir avantaj sağlıyor.

İçerideki direniş ve dışarıdaki örgütlenme arasında büyüyen ayrışmanın uzun bir geçmişi var. 2008’de Tsering Shakya şöyle yazmıştı:

“Hindistan’daki mülteciler, kendilerini Tibet’in ve Tibet halkının koruyucusu olarak gördükleri bir ideoloji geliştirdiler ve milliyetçi duygu oluşturdular. Bazı durumlarda bu, kendilerini Tibetlilerin ‘gerçek’ temsilcisi ve Tibet’teki Tibetlileri edilgen, baskı kurbanları olarak görmeye kadar vardı.”

Tibetli yazar Woeser, Tibet Yanıyor kitabında sadece Pekin’le müzakere isteyen Dharamsala’nın aksine, kendi yakan göstericilerin çoğunun açık bir şekilde Tibet’in bağımsızlığı çağrısında bulunduğunu yazıyor. Dalai Lama’nın sabırlı olma ve şiddet kullanmama tavsiyeleri artan bir şekilde dikkate alınmıyor.

Özgür bir Tibet ihtimali çok düşük ve bu da insanların vazgeçmemesini ve Çin idaresine karşı muhalefetin her zamanki gibi güçlü olmasını daha da şaşırtıcı bir hale getiriyor. Çin’in “yumuşak gücü” aslında burada düşüşte, Pekin’le işbirliği yapmayı isteyenlerin çoğu öldü ve Amdo ve Kham’daki Tibetliler artan bir şekilde kendilerini Tibet’in bağımsızlığıyla özdeşleştiriyorlar.

Onların bu mücadelelerini desteklemeliyiz. Eğer sosyalizm, liderlerin bize söylediklerini yapmak değil de kendimizi, kendi tarihimizin öznesi yapmaksa o zaman Tibet’teki Çin idaresini de olduğu gibi yani mücadele edilmesi gereken sömürgeci bir baskı olarak görmeliyiz. Şu anda çok fazla bir şey yapamıyor olabiliriz ama en azından hangi tarafta olmamız gerektiğinin bilinciyle başlayabiliriz.

21.02.2017

Charlie Hore

Jacobin

Çeviri: Kontra Salvo

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s